28 Temmuz 2010 Çarşamba

En Manyak İşlerin Adamı


*Merhaba.
*Blog girdisi yapmayalı uzun zaman oldu. Tabi bu süre zarfında çok şeyler oldu. Okuluydu, dersanesiydi, boş boş bilgisayarda oyalanmasıydı derken "Okulun En Başarılı Erkeği" seçmişler karne günü hediye falan verildi. Neyse kendimi fazla övmeyeyim. Aslında kendini öven insanları severim ama aşırıya kaçmayan cinsinden olanı.
*Bizim burda arada sırada elektrikler kısa süreliğine giip gelir. Geçende harici harddiskten(TranscendS-StoreJet) dizi(Fringe) izlerken yine elektrikler gitti. O araa olan olmuş benim harddisk NTFS'den FAT32'ye geçmiş. 500GB'lık harddiskte bulunan 360GB'lık verinin yarısı NTFS kısımda kaldı ve ulaşılamıyor. Herneyse. Kurtarma çalışmalarına başladım.
Convert işlemlerini MS-DOS üzerinden yapmaya çalışıyordum. MS-DOS'ta convert X: /fs:ntfs kodu diskin parametrelerinin yapılandırılmasını istedi. Bu yüzden chkdsk X: /r yapıyorum ve ikinci boş alan taramasında %28'e gelince tıkanıyordu. donuyordu. 1 oldu 2 oldu, anlayacağınız tekrar etti. burama kadar geldi (nereye kadar bilmiyorum). bu sefer File Scavenger ile diskten ilk parti verileri tarattırdım. Birkaç parça malzeme (5000'in üzerinde .jpg, .avi ve .mp3) buldu. şuan anları teker teker alıyorum. iş bayağı uzun.
*Aynı gün içinde bilgisayara 3 defa format atmamda cabası uzun hikaye anlatmak istemiyorum.
*Şuralarda biryerlerde göreceğinizde capsteki gibi işim bayağı kötü. tek tek tıklıyorum, tıklıyorum, tık tık tık. Böyle giderse sabahlarım -zaten saat kaçki?-. Elim hafiften titremeye başladı. Yarın uyandığımda Karpal Tünel Sendromuna yakalancakmışım gibime geliyor.(Allah Korusun)
*Capsteki "unknown"u görünce unutmadan bir şey söyleyeyim dedim. Eğer son dinlediği şarkı "unknown artist" olan birini gördüğünüzde bilinki o eleman en saf duyguların insanıdır, gidin onunla dostluk kurun. En son izlediği filmin "avseq01" olan kişi için ise aynısını söyleyemem. O elemanın bulunduğu ortamdan hemen kaçın.
*Neyse bir yandan İnişdibi sodamı yudumlarken işime geri döneyim.
NOT: İnişdibi sodaları Uludağ sodasına bin basar. cCc İnişdibi Sodası cCc asdfghjklasdfghjkl

11 Şubat 2010 Perşembe

En Korkunç 10 Biyolojik Silah

İnsan metabolizmasını etkileyerek kendisin gösteren biyolojik silahlar, salgınlar şeklinde yayılarak, yüzlerce, binlerce ve hatta milyonlarca insanın ölümüne yol açabiliyor.

İnsanların bu tür silahların yapımını düşünmeleri bile ürkütücü olmasına rağmen, bazı ülkelerde bu silahların yüksek miktarlarda stoklandığı gerçeğini de göz ardı etmemiz gerekiyor.

HowStuffWorks isimli sitede yer alan habere göre, silahların ya da biyolojik silahların kullanımı eski dünyaya uzanıyor. M. Ö. 1500'lü yıllarda Hititler, bulaşıcı hastalıkların gücünü farkettiler ve düşman topraklarındaki kurbanlara veba mikrobu gönderdiler. Ordular da biyolojik silahların gücünü anlayınca, hastalıklı cesetleri mancınıkla kuşatılmış kalelere fırtalttılar ve düşmanları zehirlediler.

Günümüzde, biyolojik savaş ajanlarının gelişmesi ile beraber dünyada bu silahların kullanım ve üretimini sınırlamak için 1925 yılında Cenova Protokolü ile 1972 yılında Biyolojik Silahlar Konvansiyonu (BWC-Biological Weapons Convention) imzalandı. Tıp bilimindeki gelişmeler sayesinde zararlı patojenler daha kolay anlaşılsa da, dünyada bazı en yıkıcı biyolojik ajanlar etkili olmaya devam ediyor. Amerika, İngiltere ve Rusya gibi ülkelerde biyolojik silah programlarının gelişimininin yanında, 20. yüzyılın ilk yarısında Almanlar ve Japonlar tarafından biyolojik silah kullanımını gördük.

İşte düşünülmesi bile en korkunç 10 biyolojik silah:

1. Chimera Virüsleri : Yunan ve Roma mitolojisinde, chimera başı aslan gövdesi keçi olarak tasvir edilen mitolojik simge, şüphe, vehim, kuruntu, vesvese gibi şeyleri temsil ediyordu. Ortaçağ'ın sonlarında sanatçılar, bu yaratığı karmaşık kötülüğün doğasını tasvir eden sembol olarak kullandılar. Modern genetik bilimde ise chimera virüsü, genetik olarak birbirinden farklı dokulara sahip olan organizmalara denir. Mutasyonla ya da yapay nakillerle oluşan organizmalar, birleştirilerek hastalıklar tedavi edilebiliyor.

Genetik bilimciler, genleri birleştirerek, teorik olarak bir kerede iki hastalığı tetikleyen virüs oluşturdular. 1980'lerin sonlarında, Sovyetler Birliği'nin Chimera Projesi çerçevesinde araştırmacılar, çiçek hastalığı ile Ebola'nın tek bir süper virüs içinde birleşimi üzerinde çalıştılar.

2. Nipah Virüsü: 1999 yılında dünya sağlık kurumlarının dikkatini çeken bir hastalık olan salgın, Malezya'nın Nipah bölgesinde başladı ve 265 kişiye bulaşıp 105 kişiyi öldürdü. Uzmanlar, virüsün yakın fiziksel temasla ya da hastalık bulaşaşmış vücut sıvılarıyla yayıldığını düşünüyorlar. İnsandan insana bulaşmanın henüz görülmediği kaydedilirken, hastalık, ateş, kas ağrısı ve ilerleyen aşamada beyin iltihabıyla kendini gösteriyor ve 6 ile 10 gün sürüyor. Daha ciddi vakalarda, hastalara rehavet çöküyor, kaslar kasılıyor ve hastalar en sonunda komaya giriyor. Virüsün öldürücü etkisi yüzde 50. Şu ana kadar hastalığın standart tedavisi ve aşısı bulunamadı. Nipah virüsü, C sınıfı bir biyolojik silahtır.

3. Sığır vebası: Hastalık, kızamıkla ilişkili bir virüs tarafından oluşuyor ve sığırları ve keçi, zürafa ve bizon gibi diğer boynuzlu, geviş getiren hayvanları etkiliyor. Ateş, iştahsızlık, dizanteri ve mukoza zarının iltihaplanmasına neden olan hastalığın bulaşma oranı da yüksek. Hayvanın dehidrasyon nedeniyle ölene kadar geçen süre 6 ile 10 gün arasında değişiyor.

İnsanlar hastalık bulaşmış hayvanları dünyanın farklı köşelerine bıraktılar ve bu durum diğer çiftlik hayvanları ve vahşi hayvanlarla birlikte milyonlarca sığırın ölümüyle sonuçlandı. Şu anda, hastalık yoğun karantina ve aşı programları sayesinde dünyanın birçok yerinde kontrol altına alındı.

Cengiz Han, sığır vebası kazayla silah olarak kullanırken, bazı ülkeler bu kadar masum değil. Kanada ve Amerika, anti-hayvancılık biyolojik silahı olarak virüsün kullanımını araştırdı.



4. Rice Blast: Birkaç ülke, özellikle Amerika ve Rusya, tarım ürünlerini hedefleyen böceklere ve hastalıklara karşı araştırmaya büyük bir ilgi gösterdiler. Bu virüs Magnaporthe grisea olarak bilinen mantar tarafından hastalığa neden oluyor. Etkilenen bitkinin yapraklarında, binlerce mantar sporundan oluşan grimsi lezyonlar gelişiyor. Bu sporlar çok hızlı çoğalıp, bitkiden bitkiye yayılıyorlar, mahsulün daha az olmasına yol açıyorlar.

Amerika gibi bazı ülkeler biolojik silah olarak rice blast satın alıyor. Potansiyal bir Asya saldırısı için yaklaşık 1 ton zararlı mantar depoladığı düşünülüyor.

5. Botulinum Toksin: Nefes aldığınızda botulinum toksin solursanız, bunu anlamanızın yolu yoktur. Bu öldürücü bakteri tamamen renksiz ve kokusuz. 12 ile 36 saat sonra, botulizmin ilk belirtileri başlıyor: bulanık görme, kusmak ve yutkunma güçlüğü. Eğer botulizm anti-toksin varsa şanslısınız. Ancak tedavi edilmezse, felçler başlıyor, kaslarınız ve son olarak solunum sisteminiz duruyor.

Solunum desteği olmaksızın, hastalık 24 ile 72 saat içinde insanı öldürebiliyor. Bu nedenle, bakteri A sınıfı biyolojik silahtır. İyileşme aylar sürebiliyor. Aşısı olmasına rağmen, aşının etkinliliği ve yan etkileri konusundaki kaygılar bu gelişimi engelliyor, bu nedenle yaygın olarak kullanılmıyor. Biyolojik bir saldırı olmaksızın doğal yolarda meydana gelen botulinum zehirlenmesinin (botulizm) üç tipi bulunmaktadır: yiyecek kaynaklı, yenidoğan ve yara botulizmi.

İlacın gücü, bulunabilirliği ve sınırlı tedavisi nedeniyle birkaç ülkenin biyoloji silah programlarında en favoriler arasında yer alıyor.

6. Tularemi: Yüzde 5'lik ölüm oranına sahip olduğu iddia edilen tularemi, dünyadaki en bulaşıcı bakterilerden biridir. 1941 yılında, Sovyetler Birliği, 10 bin hastalık vakası rapor etti. Alman Stalingard savaşında, bu sayı 100 bine fırladı. Vakaların çoğu Alman tarafında görüldü.

Hastalık hayvanlardan doğrudan temasla geçebildiği gibi sinek ve kenelerle de taşınabiliyor. Kuluçka devresi, 3-5 gündür. Hastalığın belirtileri, aniden süratle yükselen ateş, şiddetli baş ağrısı, kırıklık, bulantı, kusma ve ishaldir. Tedavi edilmezse, solunum yetmezliği, şok ve ölüm meydana geliyor. Hastalık 2 haftadan az sürüyor. İnsandan insana bulaşmayan hastalık antibiyotiklerle tedavi edilebiliyor ya da aşıyla önlenebiliyor.

7. Veba: Kara Ölüm olarak bilinen veba, 14. yüzyılda Avrupa nüfusunun yarısının ölümüne neden oldu. Modern antibiyotiklerle tedavi edilebilir. Gelişmiş ülkelerin tamamında ve gelişmekte olan ülkelerin pek çoğunda ortadan kaldırılmış olmasına rağmen Asya ve Afrika kıtalarının bazı bölgelerinde halen salgınlarla yayılabiliyor. Kendini bubonik, septisemik, pnömonik ve gastro-intestinal olarak gösteren hastalık, pire ısırıklarıyla yayılır. Fareler de bu hastalığın kurbanıdır. Kişiden kişiye vücut salgılarıyla bulaşabiliyor. Hastalık, mikrop kapıldıktan 2-8 gün içerisinde kendini gösteriyor. Hastada aniden başlayan baş ve sırt ağrıları, ateş, titreme, kusma, nefes darlığı, halsizlik, deri lekeleri, burun kanaması, kan tükürme, kasık ağrıları ve devamlı dalgınlık görülürken, dil de kahverengi ve kurudur. İlk olarak hasta tecrit edilmeli. Çevresindeki sağlıklı kişiler koruyucu aşı olmalıdır. Uygun tedaviyle ölüm oranı yüzde 5'te kalıyor. Aşısı yoktur.

8. Ebola kanamalı ateş: Ebola virüsü, 1970'li yılların sonlarında patlak veren ve Zaire ile Sudan'da yayılan ve yüzlerce insanı öldüren bir virüstür. İlk olarak Kongo bölgesinde keşfedilen hastalık, insanlarda, maymun ve şempanzelerde görülüyor.

Bir kez birisi hastalandığı zaman, virüsü birkaç değişik yol ile diğerlerine bulaştırabilir, İnsanlar enfekte kişinin kanı veya sekresyonu ile direkt kontaminasyon sonucu virüsü alabililer. Aile veya arkadaşları arasındaki yakınlık, beslenme, uğraşlar veya diğer sebepler ile virüs arkadaşlar ve aileler arasında sıklıkla yayılır.

Virüsle enfekte olduktan sonraki birkaç gün içinde yüksek ateş, baş ve kas ağrısı, mide ağrısı, güçsüzlük, daire, boğazda acıma hissi, hıçkırık, raş, gözde kaşıntı ve kızarıklık, kan kusma, kanlı diare görülürken, birkaç hafta içinde göğüs ağrısı, şok ve ölüm meydana geliyor.

Doktorlar, bazı hastaların nasıl daha çabuk iyileştiğini bilmiyor. Ebola aşısı bulunmadı. Birçok profesör laboratuarda Ebola salgınlarını önlemek ve hastalığı tedavi etmek için çalışırken, Sovyet bilim adamları virüsü silaha dönüştürüyor. Ebola virüsü, A grubu biyolojik silah olarak değerlendiriliyor.

9. Şarbon: 2001 yılının sonbaharı boyunca, Amerikan Senatosu'nun ofislerinde mektuplarda garip beyaz toz bulundu. Zarfların ölümcül şarbon bakterisinin sporlarını içerdiği bilgisi yayılınca, panik yaşandı. Şarbonlu mektuplar 22 kişiye bulaştı ve 5 kişinin ölümüne neden oldu. 7 yıl sonra FBI, şarbonlu mektupların sorumlusunun Savunma Bakanlığı'nda görevli bilimadamlarından Bruce Ivans olduğuna inandıklarını açıkladı.

Yüksek ölüm oranı ve çevresel istikrarı nedeniyle A sınıfı biyolojik silah olan şarbon bakterisi toprakta yaşıyor. Hayvanlar yiyecek bulmak için yeri kazdıklarında bakteri sporlarına temas ediyor. İnsanlar da sporlara dokunarak, onları soluyarak ya da yutarak şarbona yakalanıyorlar.

Hastalığa normal koşullar altında yakalanmak kolay değil, çünkü hastalık insandan insana bulaşmıyor. Halen, sağlık çalışanları, veterinerler ve askeri personel normal olarak şarbona karşı aşılanıyorlar. Ancak, geri kalanlar risk altında.

Bacillus anthracis (şarbon basili), en çok bilinen ve korkulan biyolojik silahlardan biridir. Sayısız biyolojik savaş programı, yıllar boyunca şarbon üretmek için çalıştı ve hastalığın bir aşısı mevcutken kitle aşılaması sadece kendi ayakları üstünde durabiliyor.

10. Çiçek hastalığı: İngiliz güçleri, Ottawa'da Amerikan yerlilerine çiçek hastalığı bulaşmış battaniye dağıtarak skandala sebep oldu. Hastalık "variola" virüsü nedeniyle oluşuyor. Hastalığın en yaygın şeklinin ölüm oranı yüzde 30'dur. Hastalığın belirtileris arasında yüksek ateş, vücut ağrısı ve içi su dolu kabarıkcıklardan oluşan kurdeşen görülürken, oluşan yaralar kalıcı, çukur izlere dönüşür. Bu hastalık doğrudan hastanın teniyle ya da vücut sıvılarıyla temastan bulaşıyor, ancak aynı zamanda aynı ortamda bulunan havayla da bulaşabiliyor.

1967 yılında Dünya "Çiçek Hastalığının Yokedilmesi Programı"nı başlatan Dünya Sağlık Örgütü, 1977 yılında ise çiçek hastalığının tüm dünyada yok edildiğini açıkladı. Ancak, laboratuarda çiçek hastalığı kopyaları halen bulunuyor.

Çiçek hastalığı da yüksek ölüm oranı ve hava yoluyla bulaşması nedeniyle A grubu biyolojik silah olarak sınıflandırıldı. Çiçek hastalığı aşısı mevcutken, tipik olarak tıbbi ve askeri personel aşılanıyor. Eğer, çiçek hastalığı biyolojik silah olarak kullanılırsa, toplumun geri kalan kısmı risk altındadır.

10 Ocak 2010 Pazar

Enerji Tasarrufuna Küçük Tavsiyeler!

Odadan son çıkan... !
Pek çok evde, ofiste bireyler ışıkları kapatmadan çıkarlar. Bu da faturaları, salınan CO2 ‘i ve faturaları katlamaktadır. Bu yüzden ışıkları kapatmalıyız; unutuyorsak küçük notlar asmalıyız.

Dikkatli şarj edin!
Cep telefonlarınızı haftada birkaç kere şarj edersiniz, ama fişe takılı bırakmak sürekli elektrik harcaması anlamına gelir. Aynı durum lap toplar, MP3 playerlar ve diğer şarjlı elektronik aletler içinde geçerli.

Bilgisayarları kapatın!
Bilgisayarlar ve monitörler diğer ofis ekipmanlarından daha fazla enerji harcamaktadır. Hergün açık bırakılan, kapatılmayan bir bilgisayar yaklaşık 100 kW’tan fazla elektrik harcar ve bir tondan fazla CO2 salınımına neden olmaktadır. AFK (Away From Keyboard- Bilgisayar Başında Değilim) durumunda bilgisayarı uyku moduna getirmemiz enerji kullanımını azaltmaktadır.

Alternatif Enerjiye Geçin!
Isınmamızı ve elektriğimizi şuan ülkemizde hızlıca gelişen ve bölgelere göre değişen rüzgar veya Güneş enerjisinden sağlamak faturaları ve CO2 salınımını azaltır.

Sonuç:
Bu çok küçük uygulamaları yaparak ve geniş alanlara yayarak yerel ve ulusal olarak çok büyük bir enerji tasarrufu yapılır, dışa bağımlılık azalır, CO2 salınımı azalarak küresel ısınmanın önüne geçebiliriz.

23 Kasım 2009 Pazartesi

MEMS, NEMS ve YAPAY ZEKA

MEMS, NEMS ve Yapay Zeka

MEMS (Mikro-Elektro Mekanik Sistemler) ve NEMS ( Nano-Elektro Mekanik Sistemler) birbirinin aynı kavramlar sayılabilir. Aralarındaki fark boyut ve teknoloji farkıdır. MEMS’te mikro-teknoloji,; NEMS’te nano-teknoloji kullanılmaktadır. Bu elektronik sistemlerin gelişimi gözümüze büyük ve fazlalık gelen aygıtların ceplerimize, cüzdanlarımıza, çok yakın bir gelecekte ise vücudumuzda dolaşmasını sağladı, sağlayacak.

Elektronik cihazlar başta özelikle bilgisayarlar aptaldır. Neden mi? Çünkü aldıkları komutları uygular, kendi kendilerine komut veremez, yazılımlarını geliştiremezler. İşte bu noktada devreye Yapay Zeka girer. Yapay Zeka bilgisayar ve elektronik aygıtların gerektiği zaman kendine komut vermesini ve geliştirmesini sağlayan “yazılım”lardır.

Google Yasası (diğer adıyla Larry Page Yasası) işlemcilerin küçülmelerinin yanında yazılımlarının artmasından dolayı yavaşlayacağını belirtir. Aslında MEMS ve özellikle NEMS bu yavaşlamayı azaltmaktadır. NEMS ile paralel gelişen kuantum bilgisayar çalışmaları da öyle.

Herhangi bir MEMS veya NEMS ‘e yazılan Yapay Zeka sayesinde vücudumuzdaki serbest dolaşan “nanit”ler vücut savunmasında önemli rol alacaklar, vücuda giren virüs ve diğer patojenleri tanımlayıp hafızasına alabilecek; düşünmemize ve belleğimize ek yardımcı olarak görev yapacaklar. Sulardaki ve havadaki kirlilik oranını ölçebilecekler……..

Yeter ki hayal gücümüz güçlü olsun o zaman imkansız gerçek olur.

24 Temmuz 2009 Cuma

Ay Komplolarına Cevap

Aralarında bilim adamlarının da bulunduğu pek çok kişi, aslında Ay’a hiç inilmediğini, çekilen görüntülerin Hollywood’da, özel efekt uzmanları tarafından hazırlanan bir dekorda çekildiğini ileri sürdü.

İnsanoğlu bundan 40 yıl önce, 20 Temmuz 1969’da Ay’a ayak bastı. Ancak insanlık için büyük olan bu adımın ardından spekülasyonlar hiç bitmedi.

Aralarında bilim adamlarının da bulunduğu pek çok kişi, aslında Ay’a hiç inilmediğini, çekilen görüntülerin Hollywood’da, özel efekt uzmanları tarafından hazırlanan bir dekorda çekildiğini ileri sürdü.

1969 yılına kadar Sovyetler Birliği, uzaya ilk aracı, ilk canlıyı ve ilk insanı başarılı şekilde göndermeyi başarmıştı. Kuşkucular, uzay yarışında rakibinin gerisinde kalan ABD’nin arayı kapatmak için bu ‘filmi’ çevirdiğini iddia ediyor.

Geçen 40 yıl içinde bu iddiaya kanıt olarak pek çok şey gösterildi. Bu ‘kanıtlara’ ise bilim adamlarından ve NASA’dan açıklamalar geldi.

İşte ‘Ay’a iniş filminin’ en iddialı kanıtları ve bunlara getirilen açıklamalar şöyle:

TEORİ 1: BAYRAK NASIL DALGALANDI?
Ay’da atmosfer yok, dolayısıyla da rüzgar oluşmaz. Buna rağmen dikilen bayak dalgalanıyor.

CEVAP:
Bayrak, direğe dik bir kiriş tarafından tutturulmuştu. İlk dikildiğinde, bayrak dalgalanmadı yalnızca dikildiği sırada meydana gelen etki nedeni ile salınım hareketi yaptı. Videolarda, bayrağın salınımının astronotlar direği bıraktıktan kısa süre sonra durduğu da görülüyor. Bayrağın dalgalanıyor imajı veren görünümüne de depoda beklerken ya da araçtan çıkarılırken oluşan buruşukluklar neden oldu.

TEORİ 2: AYAK İZİ ÇOK BELİRGİN OLAMAZ
Aldrin’in ayak izin nem olmayan bir atmosferde yaş kuma basılmış gibi net görünüyor.

CEVAP:
Ay yüzeyi silikat tuzuyla kaplı. Bu özel madde nedeniyle atmosfer olamayan Ay’da izler net görünür ve uzun yıllar muhafaza edilebilir. Astronotlar da yüzeyi “talk pudrası ya da ıslak kum gibi” diyerek tanımlamışlardı.

TEORİ 3: NEDEN KRATER OLUŞMADI?
16 milimetrelik filmde aracın oluşturduğu bir krater ya da dağılmış toz görüntüsü yer almıyor.

CEVAP:
Aracın inişi kolaylaştırmak için kullandığı ileri itişli iniş sistemi, yere inmeden önce kesildi. Bu nedenle aracın iniş sistemi sadece Ay modülünün kendi ağırlığını dengelemek için kullanıldı ve iniş çok yavaş oldu. Ay’daki çekim kuvveti Dünya’dakinin altıda biri. Ayrıca, üzerindeki tozların altında Ay toprağı çok yoğun ve sıkı. Bu nedenle Ay modülünün görülebilr bir krater oluşturması söz konusu değil. Sonradan görüntülerdeki gölgeler incelendi ve Ay modülünün 10-15 santimetrelik bir oyuk oluşturduğu hesaplandı.

TEORİ 4: MODÜLÜN İZİ NEREDE?
17 tonluk iniş modülü, belirgin bir iz bırakmamasına rağmen, astronotların ayak izi nasıl bu kadar belirgindi?

CEVAP:
Öncelikle iniş modülünün ağrlığı Ay’da 3 ton geliyor. Elbette astronotların ağırlığı çok daha düşük ancak astronotların ayakkabılarının yüzeyi, modülün bir metre uzunluğundaki ayaklarına göre çok daha küçük bir alan kaplıyor. Dolayısıyla astronatların toprağa uyguladığı basınç, aracınkinden çok daha fazla oldu.

TEORİ 5: TOZ OLMAMALIYDI
Ay modülünün etrafındaki, iniş motorları tarafından püskürtülen toz olmamalıydı.

CEVAP:
Burada görülen tozlar, modülden gelmiyor. Bunlar, birkaç santimetre büyüklüğündeki mikrometeorlardı.

TEORİ 6: EGZOSLARDA ALEV YOK
Ay modülünün inişi sırasında, egzoslardan çıkan ateş görünmüyor.

CEVAP:
Ay modülü, itici güç olarak ‘Aerozine 50’ ve ‘dinitrojen tetroksid’ kullandı. Bu maddeler neredeyse transparan egzos gazı açığa çıkarır.

TEORİ 7: NEDEN YILDIZ YOK?
Çekilen fotoğraflarda hiç yıldız bulunmuyor. Ayrıca astronotlar dönüşte yaptıkları basın toplantısında hiç yldız görmediklerini açıkladılar.

CEVAP:
Fotoğrafların çekildiği sırada güneş yukarıdaydı. Fotoğraf makineleri, gün ışığına göre pozlamaya ayarlanmıştı. Ayrıca, Güneş ışığının Ay yüzeyinde neden olduğu yansıma nedeniyle en parlak yıldızların bile görülmesi zordu.

TEORİ 8: RADYASYON
Astronotlar, Van Allen Radyasyon Kuşağı ve uzaydaki radyasyondan dolayı hayatta kalamazlardı.

CEVAP:
Ay modülü Van Allen kuşağından 30 dakikada geçti. Bu süre içinde ve sonrasında astronotlar, genel olarak modülün aliminyum gövdesi tarafından korundular. Astronotların görev sırasında maruz kaldıkları toplam radyasyon, nükleer enerji santrallerinde çalışan işçilerin maruz kaldığı toplam radyasyondan fazla değildi.

TEORİ 9: RADYASYON FİLMLERİ NEDEN BOZMADI?
Kamera ve fotoğraf makinesindeki filmler radyasyon nedeniyle bozulmuş olmalıydı.

CEVAP:
Filmler radyasyondan koruyucu özel kutularda saklandı.

TEORİ 10: FOTOĞRAFLAR ÇOK KALİTELİ
Fotoğrafların görüntüsü beklenmedik ölçüde kaliteli.

CEVAP:
NASA’nın elinde Ay görevi sırasında çekilen ve kalitesi yüksek olmayan pek çok fotoğraf da var. NASA, sadece en iy kalitedeki fotoğrafları yayınladı.

TEORİ 11: GÖLGELER UYUŞMUYOR
Bazı fotoğraflarda gölgelerin yeri ve rengi uyuşmuyor.

CEVAP:
Ay yüzeyindeki gölgeler, yer şekillerindeki engebe, geniş açılı lenslerin neden olduğu bozulma, Güneş ile Dünya’dan gelen ışıkların yansıması ve Ay tozlarının bileşiminden oluşuyordu. Tüm bu bileşenler, bazı fotoğraflarda gölgelerin farklı izlenim vermelerine neden oldu.

TEORİ 12: KAYALARDAKİ ‘C’ HARFİ
Bazı fotoğraflarda kaya ve toprak üzerinde ‘C’ harfi biçiminde işaretler var. Bu da çevrenin insanlar tarafından oluştulan bir dekor olabileceği anlamına geliyor.

CEVAP:
‘C’ şekli, fotoğrafların basımı sırasında ortaya çıktı ve orijinal filmde bunlar yer almıyor.

TEORİ 13: SAHNE IŞIKLARI
Buzz Aldrin’ın kaya ve taş örnekleri toplarken çekilen fotoğrafın sol üst köşede ışık hüzmeleri görünüyor. Bu da fotoğrafın hazırlanmış bir sahnede çekildiğini ışığın da sahne ışığı olduğunu akıllara getiriyor.

CEVAP:
Fotoğrafın çekildiği sırada Güneş’in Ay yüzeyi ya da beyaz astronot giysisinden yaptığı yansıma bu tür ışıklara neden oldu.

Bazı fotoğraflarda yer alan ışıkların hazırlanan 'dekorun' parçası olduğu iddia edildi.

TEORİ 14: MAKİNE NEREDE?
Fotoğraflardan birinde Buzz Aldrin’in kaskından yansıyan Neil Armstrong ve Ay modülünün görüntüsü görünüyor. Ancak görüntüde fotoğraf makinesi yer almıyor.

CEVAP:
NASA uzmanları, makinenin astronotun göğsünde olduğunu açıkladı.

TEORİ 15: EŞYALAR NEREDE?
Astronotlar, görev sonunda bayrak ile bazı ekipman ve eşyalarını Ay’da bıraktıklarını açıklamıştı. Şimdiye kadarki, en gelişmiş teleskoplardan elde edilen görüntülerde bile bu ekipmanlar yer almıyor.

CEVAP:
Henüz bu küçük eşyaları görüntüleyecek bir teleskop geliştirilmedi.

TEORİ 16: GİYSİLERİN HAVALANDIRMASI NASIL ÇALIŞTI?
Uzay giysilerindeki havalandırma, atmosferin olmadığı ortamda çalışmaz.

CEVAP:
Kullanılan havalandırma sistemi sadece vakumla birlikte çalışabilirdi. Su, astronotların sırtında bulunan özel tanktaki küçük deliklerden çabucak uzaya doğru süblimleşitrildi ve bu şekilde astronot giysilerinin havalandırması sağlandı.

TEORİ 17: NEDEN SADECE ABD VE NIXON ZAMANINDA?
Ay’a yapılan altı inişin tamamı, eski ABD başkanı Richard Nixon zamanında, ABD tarafından gerçekleştirildi.

CEVAP:
Ay’a ilk kez ABD indikten sonra diğer ülkeler, özellikle de Sovyetler Birliği, Ay’a inen ’ikinci’ ülke olmak adına 'astronomik' yükseklikte maliyetleri göze almadı. Nixon sonrasındaki diğer ABD başkanları da yüksek maliyet nedeniyle Ay görevlerine yanaşmadı.

Alıntıdır. Kaynak: http://www.ntvmsnbc.com/id/24984856/

17 Temmuz 2009 Cuma

“Otur oturduğun yerde Edward Teller!”

“Otur oturduğun yerde Edward Teller!”

Prof. Dr. Tolga Yarman

( Işık Üniversitesi)

Behram Kurşunoğlu ile 1977’de Dünya Enerji Konferansı’nın Genel Raportörlüğü görevim uzantısında tanıştım. İlginç düşünceleri vardı. Fizikçi idi, ama özellikle nükleer reaktör kazaları, dolayısıyla nükleer güvenliğe, o arada genel enerji sorunlarına kafa yoruyordu. Beni bir yıl sonra Miami’de düzenlediği “Dünya Enerji Meseleleri” temalı bir toplantıya davet etti. Bu toplantıda birçok tanınmış, Nobel Ödüllü bilim adamı ile tanışma şansım oldu. Paul Dirac, Nikolay Basov, onun yardımcısı (Nobel Ödülünün eşdeğeri olarak tasnif edilen Lenin Ödülü sahibi, şimdilerde yetmişlerinin ortalarında olan) Vladislav Rozanov, Hans Bethe, Hoffstatter gibi isimler bunların arasındaydı. Erdal Hoca’nın (İnönü) hocası Profesör Wigner’i de, eğer programlanmış olduğu gibi toplantıya gelebilse tanıma şansım olacaktı. Ne yazık ki onunla hiç karşılaşamadım…

Behram Hoca’nın daveti uzantısında, Miami’de, hidrojen bombasının babası olarak bilinen Macar asıllı Edward Teller’le de tanıştım. Teller, şüphe yok çok etkileyici biriydi; kalının kalını kasları, karizmanın dekoru gibiydi. Atom bombasının babası Oppenheimer’i, siyasi ihtiraslarıyla daraltmayı beceren Teller’le tanışmıştım.

Toplantının akşam yemeğinde Behram Hoca’nın Teller’e dönüp “Sen benim yanımda bir defa konuşmazsın, çünkü (onun Macar asıllı olmasını kastederek) yüzyıllar süren Osmanlı işgalinin psikolojisinden kurtulmuş olman mümkün değil, otur oturduğun yerde!”, diye ona benzersiz bir tuluatla yüklenmesi, başta Edward Teller, herkesi kahkahaya boğduydu.

16 Temmuz 2009 Perşembe

Hedef: Ay (Moonshot)

20 Temmuz, insanoğlunun dünya dışında ayak basabildiği tek gökcismi olan aya gidişinin 40. yıl dönümü. Bu anlamlı günde NTV Belgesel Kuşağı’nda BBC imzalı film tadında unutulmaz bir belgesel daha izleyiciyle buluşacak

İnsanlık tarihinin en önemli adımlarınan birini atan Neil Armstrong ve Apollo 11 mürettebatının Ay yolculuğunun izini süren Moonshot (Hedef: Ay) isimli belgesel, tarihin en önemli olaylarından birini inceliyor.

Bu sıradışı yolculuğun kahramanlarına adanan belgeselde “Ay Yolculuğu” öyküsündeki anahtar figürlerin ve onların ilişkilerinin son derece kapsamlı bir şekilde portreleri çizilerek sayısız mit yok ediliyor.

İnsanlığın en büyük görevinin perde arkası, Pazartesi 20.30'da NTV ekranlarında...

Ünlü oyuncular rol alıyor

Belgeselde ünlü film ve dizilerden tanıdığımız oyuncular rol alıyor. Hotel Babylon filminde de rol alan Daniel Lapaine (Armstrong), Buffy the Vampire Slayer dizisinden tanıdığımız James Marsters (Aldrin), After Life dizisi başta olmak üzere bir çok filmde rol alan Andrew Lincoln (Colins), Bleak House, Enduring Love‘da da oynayan Anna Maxwell Martin (Janet Armstrong) “Hedef: Ay” belgeselinde rol alıyor.

Ay Yolculuğunun Heyecan Veren Öyküsü

Apollo 11 ekibi şans eseri bir araya geldi. Çok az konuşan Neil Armstrong, fikirlerini paylaşmaktan asla çekinmeyen Buzz Aldrin’in yanında görevlendirildi. Cana yakın ve kültürlü bir askeri test pilotu olan Michael Collins, güzel şaraplardan ve iyi kitaplardan hoşlanırdı. Collins daha sonra, Apollo 11 mürettebatının “sevimli yabancılardan” oluştuğunu açıkladı.

Kumandan Armstrong, ay modülünü Ay yüzeyine kadar uçuracak. İlk ve tek dünya dışı göreve uçacak ve inişi gerçekleştirecekti. Hiçbir insansız test yapılmamıştı, tek bir deneme bile. Bu, tam anlamıyla bilinmeyene yapılan bir yolculuktu. Görevi planlayanlar, herhangi bir şey yanlış gitmeye başlarsa diye inişi iptal etmek için talimatlar hazırladı. Ama kumandan Armstrong, Dünya’nın çeyrek milyon mil uzağında son kararı kendisinin vereceğini biliyordu. Armstrong ve Aldrin yüzeyi gezerken, Collins ay yörüngesinde tek başına oturmuş, meslektaşları geri dönmezse ne yapacağını düşünüyordu...